Her
türlü hüzne kapılarımı açmış bir biçimde düştüm yine yurdumun o bitip tükenmez
yollarına… Nedendir bilmiyorum ama ne zaman bir yolculuğa çıksam, bilinçaltıma
büyük çabalarla gönderdiğim ve hep orada kalmasını istediğim düşünceler hapsoldukları
yerden kaçıp gün yüzüne çıkıyorlar birer birer… Belki de sırf bu yüzden hüzün
ve yolculuk kelimelerini birbirine çok yakıştırıyorum…
Ne
zaman bir karar vermek zorunda kalsam ya da biraz kendi başıma düşünmeye
ihtiyacım olsa yolculuk yapmaktan başka bir fikir gelmiyor aklıma…
İşte
yine “nereden aklıma geldi şimdi bu” dediğim birçok düşünceyle birlikte bir
dağın yolunda arabayla ilerlerken karşıma çıktı yabancı yolcu. Arabaların
seyrek geçtiği, öğle sıcağının normalin epey üzerinde hissedildiği bir dağ
dönemecinde yalvaran bir yüz ifadesiyle durdurmaya çalıştı arabayı.
Bir
an onu arabaya alıp almamak konusunda tereddüt yaşadım. Yolculuklar sırasında
çoğu zaman böyle yolculara rastlarım ama ne yazık ki yine çoğu zaman içim
acıyarak onları almadan yoluma devam ederim… Yolun geri kalanını da, korktuğum
için arabaya alamadığım bu yolcular için üzülerek geçiririm. “Keşke alsaydım
arabaya” ya da “İyi ki almadım, ya tekin biri değilse” diyerek kavga eden
iyilik ve kuşkucu meleklerimle devam ederim yoluma…
Ancak
ne olduysa oldu –ister iyi tarafına denk gelmiş diyin, isterseniz saflığına
denk gelmiş diyin– bu sefer bu yabancı yolcuyu biraz geçtikten sonra durdurdum
arabayı. Koşarak geldi adam ve “Allah razı olsun kardeşim” diyerek bindi
arabaya… Hadi hayırlısı bakalım şimdi başlıyor yabancı yolcuyla yolculuğumuz…
—Nereye
gidiyorsun dayı?
—Yol
üstünde köyde incem ben, hiç param yok, çocuğu hastaneye yatırdım, onun yanına
gidip geliyorum her gün, Allah senden razı olsun (belki de otuz kere tekrarladı
bu cümleyi), sabahtan beri bir simitten başka hiçbir şey yemedim, bu gideceğim
köye de para almak için gidiyorum, para alacağım birileri var orda, eğer
alabilirsem o parayla ilaç alacam…
Bir
dokun bir ah işit dedikleri bu olsa gerek… Bir solukta her şeyi anlattı ama
hangi köye gideceğini öğrenemedim daha… Yabancı yolcu konuşadursun benim
aklımda neredeyse birkaç film çekmeye yetecek kadar senaryolar oluşmaya başladı
bile…
Korkmuyor
değilim hani, korkuyorum açıkçası… Issız bir dağ yolunda yabancı bir yolcuyla
yolculuk yapıyor olmam korkmam için iyi bir sebep mi acaba diye düşünmeden
edemiyorum.
Bir
yandan araba kullanırken bir yandan da göz ucuyla adamı incelemeye başlıyorum.
Üstü başı biraz perişan da olsa kumaş pantolon ve gömleğiyle çok da kötü
giyimli diyemeyeceğim, yaklaşık elli yaşlarında birisi ama yüzünde çok fazla
kırışıklık var, çok zayıf hatta neredeyse kemikleri sayılıyor diyebilirim.
Sanki biraz sonra arabanın içinde açlıktan bayılacakmış gibi duruyor. Ağzını
kapatarak konuştuğu için konuşmaları anlaşılmıyor, kurduğu uzun cümlelerin
arasından anladığım birkaç kelime ile ne anlattığını anlamaya çalışıyorum…
Ellerini bacaklarının arasına sıkıştırmış fazla kıpırdamadan kaskatı duruyor,
nasıl anlatsam ki suç işledikten sonra suçlu ve mahcup bir şekilde oturan
çocuklar vardır ya işte tıpkı onlar gibi…
Ben
tüm bunları düşünürken o konuşmaya devam ediyor. Arada bir başımı sallıyorum
dinliyormuş gibi ama aslında ne dinliyorum ne de dinlediklerimden bir şey
anlıyorum… Yolumuzun üzerinde birçok köy var küçük küçük, acaba hangisinde
inecek diye düşünüyorum ama tekrar anlatmaya başlayacak diye korkuyorum
sormaya. Nasıl olsa geldiğimiz zaman söyler diye beklemeye başlıyorum ancak bu
bekleyiş yolları daha da uzatıyor gibi geliyor bana…
—Geçmiş
olsun dayı, acil şifalar diliyorum çocuğuna, inşallah iyileşir en yakın
zamanda…
—Sağol,
sağol yavrum, diyor ve pencereden dışarıya bakmaya başlıyor.
Biraz
sessizlik…
—Patates
iyi para yaptı bu sene, çiftçinin yüzü güldü valla, diyor.
—Ya,
doğrudur, yağmur da iyi yağdı bu sene, diyorum. (Tamamen konuşmuş olmak
amacıyla)
Bir
sağ tarafına bakıyor bir de arada dönüp dönüp arkaya bakıyor. Büyük bir
tedirginlikle direksiyona yapışmış ve kaskatı kesilmiş bir halde tekrar
düşüncelere geri dönüş yapıyorum…
Hemen
bir senaryo daha üretiyor beynim.
Şimdi
arkamızdan bir araba gelecek, arabanın önüne kesecek ve yanımdaki adamın
arkadaşları olduğunu tahmin ettiğim adamlar in arabadan diyecekler bana, sonra
da arabamı alıp uzaklaşacaklar…
Daha
neler… Fazla polisiye filmi izliyorum galiba son zamanlarda…
Ya
da biraz sonra yolun sağ tarafında gördüğümüz motorlu iki kişi için “İşte benim
yeğenler beni bekliyorlar, ben burada ineyim” diyecek ve ben durduğum anda
ellerindeki silahları kafama dayayacaklar.
Aman
allahım, iyice paranoyak oldum ben de. Eğer öyle bir şey olursa durdurmam
arabayı, gaza basar giderim, iyi de yanımdaki adam ne olacak o zaman, o da
gelecek benimle, offf hiç almamalıydım belki de onu arabaya, bak yine arkasına
bakıyor ya, ne var bu arkada, uyuz oldum iyice…
Ne
bitip tükenmez yolmuş bu böyle ya, hani nerde bu bilmediğim ama yolcu indirecek
olduğum köy…
—Senden
bir şey isteyeceğim, diyor yabancı yolcu ve ben birden düşüncelerden sıyrılıp
arabanın içine dönüyorum tekrardan, indiğimde bana iki üç lira verebilir misin,
diyor.
—Tamam
dayı vereyim, diyorum ama sesim titriyor sanki söylerken. Üç lira mı? Üç lira
için mi öldürecek beni acaba diye düşünüyorum, ya da önden yol yapıyordur belki
diyorum kendi kendime. Eyvah elini beline doğru götürdü, ya bir bıçak çıkarıp
boğazıma dayarsa şimdi ve ne kadar paran varsa ver yoksa öldürürüm seni derse
ne yaparım ben. Neyse ki mendil çıkardı cebinden ve terini silip tekrar cebine
koydu mendilini…
Yok,
yok kesin deliriyorum ben, ne istiyorum ki şu adamdan… Garip garip oturuyor
işte yanımda. Eğer şu kafamdan geçen düşünceleri duyabiliyor olsaydı sırf
saçmalamaya bir son vereyim diye öldürürdü beni…
Tekrar
başlıyor konuşmaya benim yolcu…
—Şimdi
inerken (az kaldı inecek galiba) sen bana beş lira ver, bir de bir kağıda
adını, soyadını, adresini yaz, ben sana parayı gönderiyim sonra…
Haydaaa,
bizim üç lira oldu şimdi beş lira… Hadi hayırlısı bakalım…
—Peki
dayı, diyorum, isteksiz ve kısık bir ses ile… Aslında beş lira bir yana dursun daha
çok para vermek geçiyor içimden ancak içimdeki başka bir his engel oluyor bu
düşünceme. Ya saf yerine koyuyorsa bu adam beni diyorum kendi kendime…
Tamam,
katil ve hırsız olduğu fikrini zor da olsa kafamdan uzaklaştırmıştım ancak
şimdi de bir dolandırıcı ile birlikte yolculuk yapıyor fikri gelip yerleşti kafama…
O
konuşarak ben ise senaryolar kurmaya devam ederek daha ne kadar yolculuk yaptık
bilmiyorum ama işte beklediğim söz sonunda dudaklarından döküldü…
-Ben
ilerde sağda ineyim artık.
-Tamam.
Arabayı
durdurmadan önce iyice etrafa bakıyorum, kimsecikler yok, durduğum zaman
saklandıkları yerden mi çıkıp gelecek acaba eşkıyalar… Durduruyorum sonunda
arabayı ve elimi cebime atıyorum söz verdiğim parayı çıkarmak üzere, tam o
sırada başlıyor yine konuşmaya…
-Sen
şimdi on lirayı (on lira oldu şimdi de iyi mi) ver bana ama adını, adresini de
yaz mutlaka, ben seni mutlaka bulup vereceğim paranı geriye, bak mutlaka yaz
adresi bir kağıda…
İyice
saf gibi oldum ya, ne yapacağımı ne diyeceğimi şaşırdım artık, cebimden yirmi
lira çıkarıp uzattım bu yaşlı yolcuya ve adrese gerek falan yok, al bunu, dua
et sadece dayı bana, dedim.
Adam
aldı parayı ve indi arabadan, tabi yine bin bir teşekkür ederek… Kapı kapandığı
gibi yoluma tekrar koyuldum ama bu sefer derin bir oh çekerek ve rahatlamış bir
şekilde…
Şimdi
söyler misiniz bana, bu kadar kuşkucu olmam, paranoyaklık seviyesinde
senaryolar üretmem benim suçum mu yoksa insanların geldiği durumun sonucu mu?
Yardım
etmeyi çok istediğim halde sırf bazı kötü insanlar yüzünden iyi ve gerçekten
ihtiyacı olan insanlara yardımcı olamayan benim gibi kaç kişi var hayatta?
Kurunun
yanında yaşın da yanması kaç kişiyi üzüyor aramızda?
İnsanlık
dedikleri gibi gerçekten öldü mü acaba?
O
yabancı yolcu söylediklerinde ciddi miydi yoksa tüm anlattıkları para almak
için miydi?
Ve
son olarak ben şimdi dolandırıldım mı yoksa bir iyilik mi yaptım?
Ne
kadar kötü bir duruma gelmişiz aslında insanlık olarak…
Ömrümün
bir sonbaharı daha geldi dayandı kapıma… Pencereme konan türünü
bilmediğim bir kuşun sesiyle uyandım bu sabah. Gözlerimi açtım ve o
güzel kuş ile göz göze geldik, beni görünce sustu bir anda… “Neden
sustun, devam etsene, oysaki ne de güzel ötüyordun” dedim ama hiç oralı
olmadı, o dik başını öte yana çevirdi ve benim görmemin imkânsız olduğu
uzaklara doğru uçarak kayboldu…
Ne
zaman sonbaharın geldiğini fark etsem hep aynı sahne gelir gözümün
önüne. Herhangi bir öğretim kademesinde o en bilindik okul sıralarının
birinde oturmuşum, önüm arkam sağım solum öğrenci… Karşımda sen…
İnsanı
huzursuz eden sessizliğin eşliğinde önümdeki bembeyaz kâğıtla
bakışıyoruz dakikalarca. O bana bakıyor ben ona bakıyorum… Arada bir
kafamı kaldırıp sınıfı incelemeye başlıyorum ve nedense her seferinde
de kara tahtanın üzerinde çerçevesi yamuk duran istiklal marşına
takılıyor gözüm. Kalkıp düzeltsem deli derler mi acaba bana diye
düşünüyorum ve sonra vazgeçip tekrar bakışlarımı önümdeki boş kâğıda
çeviriyorum.
Kâğıtta yazan kompozisyon konusu yine aynı: Tatilinizi nasıl geçirdiniz, yazınız…
Bunca
zaman geçti ama ben, ne tatilimi nasıl geçirdiğimi merak eden insanları
anlayabildim ne de o boş kâğıda yazacak birkaç cümle bulabildim…
Biliyor
musun öğretmenim artık tatilini nasıl geçirdin diye sormuyorlar bana,
aslına bakarsan sorsalar da ne yazacağımı bilmiyorum ki…
Tatil işte, geldi ve geçti…
Doğrusunu
istersen öğretmenim, sen bana hep yaz mevsimini sordun ama ben hep
sonbaharı anlatmak istedim sana. Belki de işte bu yüzden anlaşamadık
hiç seninle bu konuda… Bir başkaydı benim için sonbahar ve ben her
sonbahar âşık olurdum aslında. Sonbahar ayrılık mevsimidir diyenlere
inat olsun diye mi yoksa alışılmışlıkların önüne set kurmak
istediğimden mi bilmiyorum ama ben her sonbahar âşık olurdum be
öğretmenim…
Yıllar geçti, çoğu insan değişti ama biliyor musun benim bu huyum halen değişmedi… Gene sonbahar ve ben gene âşık oldum…
Her
zamanki gibi, davetsiz gelen bir baharın yüzünde doğan güneşe aldandım.
Oysaki ne bir hazırlığım vardı bahara ne de bir sevgi girişiminde
bulunmuştum. En saf halimle yakalandım ruhumun derinliklerine kadar
işleyen bahar kokusuna. Sonra gökyüzüne takıldı gözlerim, ayrı bir zevk
aldım damarlarımda dolaşan kanın basıncından. Benim de heyecanlanınca
yerinden fırlayacakmış gibi olan bir kalbimin olduğunu fark ettim,
ruhumda dökülen yaprakları hafif bahar rüzgârına bıraktım, uçup
gittiler. Arkalarından bakarken, bunca zamandır bedenimi yoran bir
ağırlıktan kurtulmak bu kadar mı kolaydı, diye sordum kendi kendime.
Âşık
olmak için her şey hazırdı o anda. Yüreğimin buz bağlamış bölümlerini
eritmeyi başaran bir güneş, bana tekrar şarkılar söyleten kuş
cıvıltıları ve bütün acılarımı, umutsuzluklarımı alıp götüren bir bahar
rüzgârı…
İşte tam da zaman âşık olma zamanı…
Çıplak
ayaklarımın altındaki nemli toprağı hissettiğim an geçmiş gözümün
önünden geçmeye başladı ve ben attığım her adımda bir anımın toprağa
gömüldüğünü hissettim usulca… Adımlarım sıklaştı sonra… Adım atacak
yerin kalmadığını fark ettiğimde ise tamam dedim, tam sırası şu anda…
Derin
bir nefes aldım beyin hücrelerime ve gökyüzünün bilinmezliğine doğru
avazım çıktığınca bağırmaya başladım… Âşık oldum ben, duyuyor musunuz
beni…
Bu sonbahar âşık oldum ben yine…
Ama
bu seferki diğerlerinden çok farklı… Bu kez hayata âşık oldum
öğretmenim ben… Ne bir insana ne de insan görünümlü bir başka varlığa…
Sadece ve sadece yaşamaya âşık oldum…
Her
şeyimi baharda yapraklarını döken bir ağaca astım ve karşısına geçip
birer birer dökülmelerini izledim… Şimdi sevdiğine kavuşmuş biri kadar
coşku dolu ruhum ve tüm umutlar bir bir damarlarımda dolaşıyor…
Gurur
duy benimle öğretmenim, bu sonbahar umut enstitüsünün başarılı bir
öğrencisiyim ben ve kompozisyon ödevimi yazıyorum şu anda… Ne sınıf
geçme kaygım var ne de devamsızlık sorunum…
Bu sonbahar âşık oldum yine öğretmenim… Hayata âşık oldum… Sımsıkı tutundum yaşama ve savaşı bu sefer ben kazandım…
Başardım sonunda ve biliyorum ki her şey çok güzel olacak artık…
Adının
ilk harfinin büyük yazılması bir insanı özel yapmaya yeter mi yoksa
özel olması için daha farklı özelliklere mi sahip olmalıdır…
/./…/./
Sorularım var, heybemde biriktirdiğim ve sürekli kafamı kurcalayan…
***Herhangi
bir kurumun, oturunca insanı kendisine hapseden koltuğuna yerleşmiş bir
insan mıdır daha özel olan yoksa onu o koltuğa asıl getiren insanlar
mıdır daha önemli olan…
***Muammalarla
dolu bir hayat yaşayıp servetine servet katan purolu bir patron mudur
daha fazla saygı gösterilmesi gereken yoksa şu bizim sokağın köşesinde
simit satarak para kazanmaya çalışan yaşlı amca mıdır saygıyı daha
fazla hak eden…
***Yükseldiğinde
aşağıda kalanları hemen unutan insanlar mıdır alkışlanmayı hak eden
yoksa yavaş yavaş yükselmek pahasına aşağıdakileri de yanında
götürenler midir alkışlanması gereken…
***Herkesin
kendisine saygı göstermesini bekleyen ama saygının ne demek olduğunu
bilmeyen bir zengin midir saygı gösterilmesi gereken yoksa her şeye
rağmen o zengine yine de saygı gösteren bir fakir midir asıl saygıyı
hak eden…
***Yapması
gereken bütün görevleri bir kenara itip kendi keyfine bakan bir müdür
mü tebrik edilmeli yoksa müdürün odasına girerken ürkek tavırlarla
ceketinin düğmelerini ilikleyen, aynı zamanda da kendisine verilen her
görevi karşılık beklemeksizin yerine getiren bir memur mu tebrik edilip
omuzlara çıkartılmalı…
***Dostlar
alışverişte görsün mantığıyla ve fakir doyurmak amacıyla sofra kurdurup
sonra da kendi eşi dostuyla ziyafet çekene mi denir yardımsever yoksa
cebinde sadece iki ekmek alacak parası olmasına rağmen bir ekmeği aç
komşusuna veren midir asıl yardımsever olan…
***Kendisini
duyarlı diye gösterirken atıp tutmayı da ihmal etmeyen ama iş icraata
geldiğinde ortadan yok olan bir insan mıdır duyarlı olan yoksa
kilometrelerce uzaklıktaki bir insanın çektiği acıyı kendi
yaşamışçasına hissedebilen midir duyarlı tanımına uyan…
***Her
gün yaşanan binlerce olayı halen görmezliğe gelmeye devam edenler midir
insan olan, yoksa susturulmak pahasına görüp, bir de üzerine kral
çıplak diye bağıran mıdır insanca yaşamayı hak eden…
Neyse… Şimdilik bu kadar soru yeter…
Bir
sonraki askerimiz şehit oluncaya ya da bir sonraki bomba patlayıncaya
kadar süreniz var… İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz…
Başarılarınızın devamını dilerim…
/./…/./
İşte belki tüm bunlardan dolayı,
Ya da belki de sadece kendimden dolayı,
Her
ne kadar adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel yapmaya zorlasa
da ben tıpkı geriye kalan harfler misali basit olma çabasındayım…
…
Çok sevdiğim bir söz var, sanırım kullanmanın tam sırasıdır şu an:
Her
lafa verecek bir cevabım var ama bir lafa bakarım laf mı diye... Bir de
söyleyene bakarım adam mı diye... Sonra da susarım genelde…
Ve işte sustum ben yine…
Not:
Bu kadar çok soruya rağmen neden hiç soru işaretinin kullanılmamış
olmasının da bir nedeni vardır elbet… Fazla kurcalamamak gerek…
Ek Not: Asabi bir bünyeye sahip oluyoruz çoğu zaman, ters bir laf ettikse af ola…
Her
gün güneş doğuyor, her gün dünya uyanıyor, her gün çoğu insan gülüyor
ama bazıları ise sadece ağlıyor… Karşımda bir dünya gülüyor bana… Sen
gül dünya, nasıl olsa ağlıyor her gün birçok Güldünya…
Sadece
Güldünya mı ağlıyor zannediyorsunuz… O sadece bir tanesi içlerinden ve
belki de en şanslılarından… Töre cinayetine kurban gitmenin neresi şans
diyenleriniz olabilir, haklısınız da… Ama düşünsenize bir kere, en
azından onun için ağlayan birileri var bu dünyada, evet belki gülmedi
Güldünya ama onun için ağladı bütün dünya…
Güldünya, Güldünya Ağla dünya, gül dünya Güldünya'yı vurdular Bunu böyle bil dünya
demedi mi Zülfü Livaneli…
Ya da;
Canım abim vurma beni Bu dünyadan alma beni Dökülür mü kardeş kanı
Bir karında yatmadık mı Bir anadan doğmadık mı Bir memeden doymadık mı
Bin bir yarayla tek bir kurşunla gitti Güldünya Kim farkında kimin umrunda yandı bir dünya
Seni gönderene söyle Köydeki büyük meclise Söyle daha çocuk yaşta Üstüme çıkan herife
diye yazılmadı mı başka bir şarkıda…
İşte
dedim ya, bence şanslıydı o içlerinde, kötünün iyisi dedikleri türden
anlayacağınız… O sadece bir isim değil, yıllardır süre gelen töre
cinayetlerinin sembollerinden birisiydi artık...
Ailesinin
korkusuyla yaşadığı yerleri bırakıp İstanbul’a kaçıp gelmişti, suçu ne
miydi? Evlilik dışı ilişki… (ki bu evlilik dışı ilişki adı altında
geçen durum teyzesinin kızının kocasının tecavüzüdür) Kardeşleri
kendisini öldürmek için peşine düşmüş olan bu çaresiz kız ne
yapabilirdi ki artık… Çocuğuna Umut ismini koydu sadece, belki bir umut
olur yaşaması için diye…
Ama
işte öyle dur durak bilmeyen bir lanet ki bu töre dedikleri, sokak
ortasında kurşunlayıp, yaralamayla yetinemeyen kardeşleri, hastaneye
kadar sürükledi peşinden… Yarım kalan iş orada son buldu anlayacağınız…
Oysaki öyle bir yüreğe sahiptir ki Güldünya, hastaneye gelen
gazetecilere kardeşlerinden şikâyetçi olmadığını anlatmaktadır. Ama
ondaki o kocaman yürek ne yazık ki diğerlerinde bulunmamaktadır. O
vakitten sonra Güldünya artık ne gülüyor ne de ağlıyor… Sadece öylece
yatıyor soğuk bir morg odasında…
Söyler
misiniz bana lütfen, öldürüldükten sonra ailesinin cenazeye sahip
çıkmasının bir anlamı var mıydı? Ya da arkasından yakılan ağıtların…
Hiçbirimizin
kendi ailelerimizi, yaşadığımız şehirleri seçme şansımız yoktu bu
dünyaya gelirken. Evet, belki şanslı bir bebek olarak geldik bu dünyaya
fakat o kızların yerinde olma olasılığımız da çok yüksekti… Hiç düşünen
oldu mu bu olasılığı aranızda? Ya da biraz empati kurmayı denediniz mi
hiç? Her an her istediğini yapabilme ve istediği gibi özgürce
yaşayabilme şansına sahip kişiler olarak hiç kendimizi onların yerine
koyduk mu?
Ben
denedim, biliyor musunuz sadece midem bulandı, düşünmeye bile tahammül
edemedim.(Anladım ki empati kurmak bazen acı veriyormuş insana…)
Düşünmesi bile bu kadar acıtıyorsa insanın yüreğini, yaşaması nasıl
oluyordur kim bilir…
İlla
ki bir bayan olmanız da gerekmiyor bunları anlamanız için, diyelim ki
şanslı bir erkek çocuğu olmak yerine, bir aşiretin erkek evladı olarak
geldiniz bu dünyaya. Daha bıyıklarınız bile terlemeden
tutuşturuverdiler buz gibi bir silahı avucunuza ve kanınızdan,
canınızdan olan kardeşinizi vurmak üzere saldılar sizi yollara… Bir
düşünün bakalım… O saf delikanlılar kendileri mi seçmişti bu hayatı ya
da siz kendiniz mi seçtiniz bu olaylardan uzakta doğmayı…
Şanslı olmayı ben istemedim, zira şanssız olmayı hiç istemezdim…
Ama eğer ki şanslıysam bir şeyler yapmalıyım diye düşünmekteyim…
Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce…
Bütün bu anlattıklarım ne mi?
İnsana
insan gibi değer vermekten aciz, sevginin ne demek olduğunu unutan bir
toplumun suratına vurulması gereken koca bir tokat, bir başka deyişle
utanmamız için başka bir sebep, tabi utanacak yüreğimiz kaldıysa…
Belki de o kızların, kadınların yerinde olmak ile şimdiki yerimizde olmak arasındaki o incecik çizgiyi fark etmenizi istedim…
Son
beş yılda Türkiye'de 1091 töre ve namus cinayetinin işlendiğinden
kaçımızın haberi var ya da kaçımız durup bu konu hakkında ne
yapabiliriz diye düşünüyoruz?
Nasıl bir zihniyettir ki bu, tecavüze uğrayan kadınları suçlu ve kirli gösteriyor insanlara…
Nasıl bir cehalettir ki bu, kadınları öldürmeyi namus temizleme olarak görüyor…
Ve nasıl bir insanlığız ki biz, gazetelerin üçüncü sayfalarında bu olayları okuyup sonra da umursamazca devam ediyoruz yolumuza…
Not:Not ne mi? Her zaman dediğim gibi, EĞİTİM ŞART !!!
Bünyem gecenin karanlığında bir
battaniyeye sarılmış, benliğimi aramakta iken duydum o ruhumu etkileyen
ezgileri… Başucumda kör bir kemancı, hayatta belki de ilk defa böylesine
etkilendiğim ezgileri kırık bir kemanın tellerinden çıkarmak için çabalıyordu.
Kemancı mı kördü yoksa ben mi sorusuna cevap veremeyecek kadar kaptırmıştım
kendimi hüzün yumağına…
Birbirimize bakmadan da
görebiliyorduk ruhumuzun derinliklerini… Ben kemanın seslerini dinlemekteyken
onun duyduğu tek ses benden yükselen hıçkırıklardı… Ben kemanın nağmelerine mi
ağlıyordum yoksa keman benim hıçkırıklarımın bestesini mi çalıyordu, bilinmez…
O an gerçekleşen tüm eylemlerde mantık arayamayacak kadar duyguların esiri
olmuştum…
Bazı zamanlar gelir de gözyaşları
düğümlenir ya insanın göz pınarlarında, hani kaçıp saklanacak yer arar insan
birkaç damla da olsa gözyaşını rahat rahat akıtabilmek için… Kimse olmasın
ister çevrede, utanır acizliğinden, çekinir korkaklığından…
Tam vakti desem şu anda, başlasam
hıçkıra hıçkıra ağlamaya, sonra da sanki ruhumda hiçbir volkan patlamamış gibi
gülücükler yaymak üzere karışsam koca kalabalıkların içine…
Ağlamak ile ağlamamak arasında gidip
gelen bir kargaşaya kapılmam kime zarar verir ki benden başka…
Evet mi hayır mı?
Ağlamalı mı susmalı mı?
Evet ile hayır arasına sıkışıp kalmış
bir ruhun nedir artık insana faydası… İnsanın içini kemiren, dengesini alıp
götüren koca bir kararsızlık…
Beni ağlatmak adına yaşamla anlaşma
yapmış misali kemanın tellerini konuşturan bir kemancıyı öldürmeli mi yoksa
yaşamasına izin vererek ona daha çok mu zarar vermeli…
Battaniyeme sımsıkı sarılırken bu
kemancının nasılda bir anda acımın tam odağında belirdiğini çözmeye
çalışıyorum… Daha biriktirdiğim acılarımın üstesinden gelememişken bu kadar
duygulu çalıp da beni yeni çıkmazlara sürüklemenin ne anlamı var ki sanki…
Kör olmasaydın kemancı, görebilseydin
tüm çirkinlikleri, görebilseydin hepimizi yine de böylesine yürekten
dokunabilir miydin o kemanın tellerine… Yine de bu kadar sızlatabilir miydin şu
pamuk ipliğine sarılı kalbimi…
Hayır kemancı hayır… Ağlamayacağım…
Başaramayacaksın bu sefer…
Defol git kör kemancı, kemanını da al
ve git buradan… Duymak istemiyorum nağmelerini, görmek istemiyorum seni… Rahat
bırak beni benimle… Ağlamak için daha çok erken…
Biliyorum ki bir gün gelecek ve
ağlamak için daha güzel sebeplerim olacak, şimdi hiç sırası değil kemancı…
Yazılarımın, şiirlerimin, öykülerimin; yazdıklarımın ya da yazamadıklarımın, ulaşabildiklerimin ya da ulaşamadıklarımın ve de ayrıca kördüğüm olmuş olan bütün duygularımın; tek sorumlusu, tek suçlusu ve aynı zamanda tek üreticisi bizzat ve kendim olarak bir başıma benimdir... Bütün suçu üstlenmek suretiyle doğru ya da yanlışın hangisi olduğunu bilmediğimi itiraf ederim...
Suçlamalarda üç noktalara kafayı takmış bir deli olduğum söylense de savunmamda; yaşadığımız böylesi bir karmaşık düzende, dengesiz dünyanın dengeli insanlarından birisi olmaya çalışırken, hayata bir iz bırakma çabasında olduğum yazar sadece...
Kendimi tanıtma çabasında değilim, olmadım bu güne kadar, olmam da... Ancak beni tanıma çabasında olanlara da ayrıca saygı duyarım... Bu blog sayfasını sadece ve sadece yazılarımı bir araya toplamak amacıyla oluşturdum, tek ricam isimsiz kopya yapılmamasıdır.
Bu güne kadar yaptıklarımın hafifletici sebepler olması dolayısıyla şimdi sizlerden tutuksuz yargılanmayı talep ediyorum......
Yaşadığımız garip bir dünya; ama ondan daha da garip olan bir şey varsa o da benim işte... İşte belki tüm bunlardan dolayı ya da belki de sadece kendimden dolayı, her ne kadar adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel yapmaya zorlasa da ben tıpkı geriye kalan harfler misali basit olma çabasındayım... Ama yine de biliyorum ki başka bir ben daha yok bu dünyada ve olmayacak da... :))
Kim miyim ben?
Ben ((Pelin ÖZASLAN); gün gelir siz de tanırsınız beni...