PELİN
Umut enstitüsünün başarılı bir öğrencisiyim ben; ne sınıf geçme kaygım var ne de devamsızlık sorunum...

Pelinsel Bakış

20.12.2009 - YABANCI YOLCU



 

Her türlü hüzne kapılarımı açmış bir biçimde düştüm yine yurdumun o bitip tükenmez yollarına… Nedendir bilmiyorum ama ne zaman bir yolculuğa çıksam, bilinçaltıma büyük çabalarla gönderdiğim ve hep orada kalmasını istediğim düşünceler hapsoldukları yerden kaçıp gün yüzüne çıkıyorlar birer birer… Belki de sırf bu yüzden hüzün ve yolculuk kelimelerini birbirine çok yakıştırıyorum…

 

Ne zaman bir karar vermek zorunda kalsam ya da biraz kendi başıma düşünmeye ihtiyacım olsa yolculuk yapmaktan başka bir fikir gelmiyor aklıma…

 

İşte yine “nereden aklıma geldi şimdi bu” dediğim birçok düşünceyle birlikte bir dağın yolunda arabayla ilerlerken karşıma çıktı yabancı yolcu. Arabaların seyrek geçtiği, öğle sıcağının normalin epey üzerinde hissedildiği bir dağ dönemecinde yalvaran bir yüz ifadesiyle durdurmaya çalıştı arabayı.

 

Bir an onu arabaya alıp almamak konusunda tereddüt yaşadım. Yolculuklar sırasında çoğu zaman böyle yolculara rastlarım ama ne yazık ki yine çoğu zaman içim acıyarak onları almadan yoluma devam ederim… Yolun geri kalanını da, korktuğum için arabaya alamadığım bu yolcular için üzülerek geçiririm. “Keşke alsaydım arabaya” ya da “İyi ki almadım, ya tekin biri değilse” diyerek kavga eden iyilik ve kuşkucu meleklerimle devam ederim yoluma…

 

Ancak ne olduysa oldu –ister iyi tarafına denk gelmiş diyin, isterseniz saflığına denk gelmiş diyin– bu sefer bu yabancı yolcuyu biraz geçtikten sonra durdurdum arabayı. Koşarak geldi adam ve “Allah razı olsun kardeşim” diyerek bindi arabaya… Hadi hayırlısı bakalım şimdi başlıyor yabancı yolcuyla yolculuğumuz…

 

—Nereye gidiyorsun dayı?

—Yol üstünde köyde incem ben, hiç param yok, çocuğu hastaneye yatırdım, onun yanına gidip geliyorum her gün, Allah senden razı olsun (belki de otuz kere tekrarladı bu cümleyi), sabahtan beri bir simitten başka hiçbir şey yemedim, bu gideceğim köye de para almak için gidiyorum, para alacağım birileri var orda, eğer alabilirsem o parayla ilaç alacam…

 

Bir dokun bir ah işit dedikleri bu olsa gerek… Bir solukta her şeyi anlattı ama hangi köye gideceğini öğrenemedim daha… Yabancı yolcu konuşadursun benim aklımda neredeyse birkaç film çekmeye yetecek kadar senaryolar oluşmaya başladı bile…

 

Korkmuyor değilim hani, korkuyorum açıkçası… Issız bir dağ yolunda yabancı bir yolcuyla yolculuk yapıyor olmam korkmam için iyi bir sebep mi acaba diye düşünmeden edemiyorum.

 

Bir yandan araba kullanırken bir yandan da göz ucuyla adamı incelemeye başlıyorum. Üstü başı biraz perişan da olsa kumaş pantolon ve gömleğiyle çok da kötü giyimli diyemeyeceğim, yaklaşık elli yaşlarında birisi ama yüzünde çok fazla kırışıklık var, çok zayıf hatta neredeyse kemikleri sayılıyor diyebilirim. Sanki biraz sonra arabanın içinde açlıktan bayılacakmış gibi duruyor. Ağzını kapatarak konuştuğu için konuşmaları anlaşılmıyor, kurduğu uzun cümlelerin arasından anladığım birkaç kelime ile ne anlattığını anlamaya çalışıyorum… Ellerini bacaklarının arasına sıkıştırmış fazla kıpırdamadan kaskatı duruyor, nasıl anlatsam ki suç işledikten sonra suçlu ve mahcup bir şekilde oturan çocuklar vardır ya işte tıpkı onlar gibi…

 

Ben tüm bunları düşünürken o konuşmaya devam ediyor. Arada bir başımı sallıyorum dinliyormuş gibi ama aslında ne dinliyorum ne de dinlediklerimden bir şey anlıyorum… Yolumuzun üzerinde birçok köy var küçük küçük, acaba hangisinde inecek diye düşünüyorum ama tekrar anlatmaya başlayacak diye korkuyorum sormaya. Nasıl olsa geldiğimiz zaman söyler diye beklemeye başlıyorum ancak bu bekleyiş yolları daha da uzatıyor gibi geliyor bana…

 

—Geçmiş olsun dayı, acil şifalar diliyorum çocuğuna, inşallah iyileşir en yakın zamanda…

—Sağol, sağol yavrum, diyor ve pencereden dışarıya bakmaya başlıyor.

 

Biraz sessizlik…

 

—Patates iyi para yaptı bu sene, çiftçinin yüzü güldü valla, diyor.

—Ya, doğrudur, yağmur da iyi yağdı bu sene, diyorum. (Tamamen konuşmuş olmak amacıyla)

 

Bir sağ tarafına bakıyor bir de arada dönüp dönüp arkaya bakıyor. Büyük bir tedirginlikle direksiyona yapışmış ve kaskatı kesilmiş bir halde tekrar düşüncelere geri dönüş yapıyorum…

 

Hemen bir senaryo daha üretiyor beynim.

 

Şimdi arkamızdan bir araba gelecek, arabanın önüne kesecek ve yanımdaki adamın arkadaşları olduğunu tahmin ettiğim adamlar in arabadan diyecekler bana, sonra da arabamı alıp uzaklaşacaklar…

 

Daha neler… Fazla polisiye filmi izliyorum galiba son zamanlarda…

 

Ya da biraz sonra yolun sağ tarafında gördüğümüz motorlu iki kişi için “İşte benim yeğenler beni bekliyorlar, ben burada ineyim” diyecek ve ben durduğum anda ellerindeki silahları kafama dayayacaklar.

 

Aman allahım, iyice paranoyak oldum ben de. Eğer öyle bir şey olursa durdurmam arabayı, gaza basar giderim, iyi de yanımdaki adam ne olacak o zaman, o da gelecek benimle, offf hiç almamalıydım belki de onu arabaya, bak yine arkasına bakıyor ya, ne var bu arkada, uyuz oldum iyice…

 

Ne bitip tükenmez yolmuş bu böyle ya, hani nerde bu bilmediğim ama yolcu indirecek olduğum köy…

 

—Senden bir şey isteyeceğim, diyor yabancı yolcu ve ben birden düşüncelerden sıyrılıp arabanın içine dönüyorum tekrardan, indiğimde bana iki üç lira verebilir misin, diyor.

—Tamam dayı vereyim, diyorum ama sesim titriyor sanki söylerken. Üç lira mı? Üç lira için mi öldürecek beni acaba diye düşünüyorum, ya da önden yol yapıyordur belki diyorum kendi kendime. Eyvah elini beline doğru götürdü, ya bir bıçak çıkarıp boğazıma dayarsa şimdi ve ne kadar paran varsa ver yoksa öldürürüm seni derse ne yaparım ben. Neyse ki mendil çıkardı cebinden ve terini silip tekrar cebine koydu mendilini…

 

Yok, yok kesin deliriyorum ben, ne istiyorum ki şu adamdan… Garip garip oturuyor işte yanımda. Eğer şu kafamdan geçen düşünceleri duyabiliyor olsaydı sırf saçmalamaya bir son vereyim diye öldürürdü beni…

Tekrar başlıyor konuşmaya benim yolcu…

 

—Şimdi inerken (az kaldı inecek galiba) sen bana beş lira ver, bir de bir kağıda adını, soyadını, adresini yaz, ben sana parayı gönderiyim sonra…

 

Haydaaa, bizim üç lira oldu şimdi beş lira… Hadi hayırlısı bakalım…

 

—Peki dayı, diyorum, isteksiz ve kısık bir ses ile… Aslında beş lira bir yana dursun daha çok para vermek geçiyor içimden ancak içimdeki başka bir his engel oluyor bu düşünceme. Ya saf yerine koyuyorsa bu adam beni diyorum kendi kendime…

 

Tamam, katil ve hırsız olduğu fikrini zor da olsa kafamdan uzaklaştırmıştım ancak şimdi de bir dolandırıcı ile birlikte yolculuk yapıyor fikri gelip yerleşti kafama…

 

O konuşarak ben ise senaryolar kurmaya devam ederek daha ne kadar yolculuk yaptık bilmiyorum ama işte beklediğim söz sonunda dudaklarından döküldü…

 

-Ben ilerde sağda ineyim artık.

-Tamam.

 

Arabayı durdurmadan önce iyice etrafa bakıyorum, kimsecikler yok, durduğum zaman saklandıkları yerden mi çıkıp gelecek acaba eşkıyalar… Durduruyorum sonunda arabayı ve elimi cebime atıyorum söz verdiğim parayı çıkarmak üzere, tam o sırada başlıyor yine konuşmaya…

 

-Sen şimdi on lirayı (on lira oldu şimdi de iyi mi) ver bana ama adını, adresini de yaz mutlaka, ben seni mutlaka bulup vereceğim paranı geriye, bak mutlaka yaz adresi bir kağıda…

 

İyice saf gibi oldum ya, ne yapacağımı ne diyeceğimi şaşırdım artık, cebimden yirmi lira çıkarıp uzattım bu yaşlı yolcuya ve adrese gerek falan yok, al bunu, dua et sadece dayı bana, dedim.

 

Adam aldı parayı ve indi arabadan, tabi yine bin bir teşekkür ederek… Kapı kapandığı gibi yoluma tekrar koyuldum ama bu sefer derin bir oh çekerek ve rahatlamış bir şekilde…

 

Şimdi söyler misiniz bana, bu kadar kuşkucu olmam, paranoyaklık seviyesinde senaryolar üretmem benim suçum mu yoksa insanların geldiği durumun sonucu mu?

 

Yardım etmeyi çok istediğim halde sırf bazı kötü insanlar yüzünden iyi ve gerçekten ihtiyacı olan insanlara yardımcı olamayan benim gibi kaç kişi var hayatta?

 

Kurunun yanında yaşın da yanması kaç kişiyi üzüyor aramızda?

 

İnsanlık dedikleri gibi gerçekten öldü mü acaba?

 

O yabancı yolcu söylediklerinde ciddi miydi yoksa tüm anlattıkları para almak için miydi?

 

Ve son olarak ben şimdi dolandırıldım mı yoksa bir iyilik mi yaptım?

 

Ne kadar kötü bir duruma gelmişiz aslında insanlık olarak…

Çok yazık…

 

Saygılarımla…

 

Pelin...

(16082009)

 



 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20.12.2009 - EY ŞEHR-İ HÜZÜN



Ey şehr-i hüzün;

 

Hapsetme beni sokaklarına,

Bırak özgürlüğün doyumuna ulaşayım benliğimde,

Bırak beni ki;

Sırf arayıp bulmak için kaybedeyim kendimi

Yine kendi bilinmezliklerimde…

 

Alsam ceketimi başka hiç kimseye aldırmadan

Ve koyulsam

Sonunun nereye çıktığını bilmediğim yollara.

Gitmeler olsa sadece haritamda,

Dönmek kelimesini daha öğrenmemiş bebekten farkım olmasa yani…

Ya da ne bileyim

Kimliğimi kaybetsem mesela…

Nefes almayı öğrensem sil baştan,

Yürekten bir kahkaha atsam boşluğun en boş kısmına doğru,

Salaş bir elbisenin içinde salınırken

Ayağım tökezlese biraz da içkinin etkisiyle…

Bağıra bağıra söylediğim şarkıya eşlik etmek adına

Savursam saçlarımı diğer tarafa…

Tam da şarkının en tutkulu kısmı başladığında

Fırlatsam elimden kadehi acıların tam göbeğine

Ve binlerce kristal parçasının raks edişini izlesem

Sarhoşluğumun en ince noktasında…

 

Esmer bir çingenenin ruhunda tanısam uzak diyarları

Onun kadar vurdumduymaz,

Onun kadar umut dolu

Ve

Onun kadar çılgın olsam…

 

Çingene ben olsam,

Dünya çingenenin olsa,

Herkes dünyanın olsa

Ben de herkes gibi olsam…

 

Dargın değilim hayat sana

Sadece

Kırgınım biraz…

 

Evet kırgınım…

Çünkü;

Hiç olayım derken meğer hep yapmışsın beni…

 

Pelin…

(((Ne şiirdir ne de deneme, sadece bir karalama…)))

Ekim 2008

 


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20.12.2009 - BEN HER SONBAHAR


                                
 

Ömrümün bir sonbaharı daha geldi dayandı kapıma… Pencereme konan türünü bilmediğim bir kuşun sesiyle uyandım bu sabah. Gözlerimi açtım ve o güzel kuş ile göz göze geldik, beni görünce sustu bir anda… “Neden sustun, devam etsene, oysaki ne de güzel ötüyordun” dedim ama hiç oralı olmadı, o dik başını öte yana çevirdi ve benim görmemin imkânsız olduğu uzaklara doğru uçarak kayboldu…

 

Ne zaman sonbaharın geldiğini fark etsem hep aynı sahne gelir gözümün önüne. Herhangi bir öğretim kademesinde o en bilindik okul sıralarının birinde oturmuşum, önüm arkam sağım solum öğrenci… Karşımda sen…

 

İnsanı huzursuz eden sessizliğin eşliğinde önümdeki bembeyaz kâğıtla bakışıyoruz dakikalarca. O bana bakıyor ben ona bakıyorum… Arada bir kafamı kaldırıp sınıfı incelemeye başlıyorum ve nedense her seferinde de kara tahtanın üzerinde çerçevesi yamuk duran istiklal marşına takılıyor gözüm. Kalkıp düzeltsem deli derler mi acaba bana diye düşünüyorum ve sonra vazgeçip tekrar bakışlarımı önümdeki boş kâğıda çeviriyorum.

 

Kâğıtta yazan kompozisyon konusu yine aynı: Tatilinizi nasıl geçirdiniz, yazınız…

 

            Bunca zaman geçti ama ben, ne tatilimi nasıl geçirdiğimi merak eden insanları anlayabildim ne de o boş kâğıda yazacak birkaç cümle bulabildim…

 

Biliyor musun öğretmenim artık tatilini nasıl geçirdin diye sormuyorlar bana, aslına bakarsan sorsalar da ne yazacağımı bilmiyorum ki…

 

 Tatil işte, geldi ve geçti…

 

Doğrusunu istersen öğretmenim, sen bana hep yaz mevsimini sordun ama ben hep sonbaharı anlatmak istedim sana. Belki de işte bu yüzden anlaşamadık hiç seninle bu konuda… Bir başkaydı benim için sonbahar ve ben her sonbahar âşık olurdum aslında. Sonbahar ayrılık mevsimidir diyenlere inat olsun diye mi yoksa alışılmışlıkların önüne set kurmak istediğimden mi bilmiyorum ama ben her sonbahar âşık olurdum be öğretmenim…

 

Yıllar geçti, çoğu insan değişti ama biliyor musun benim bu huyum halen değişmedi… Gene sonbahar ve ben gene âşık oldum…

 

Her zamanki gibi, davetsiz gelen bir baharın yüzünde doğan güneşe aldandım. Oysaki ne bir hazırlığım vardı bahara ne de bir sevgi girişiminde bulunmuştum. En saf halimle yakalandım ruhumun derinliklerine kadar işleyen bahar kokusuna. Sonra gökyüzüne takıldı gözlerim, ayrı bir zevk aldım damarlarımda dolaşan kanın basıncından. Benim de heyecanlanınca yerinden fırlayacakmış gibi olan bir kalbimin olduğunu fark ettim, ruhumda dökülen yaprakları hafif bahar rüzgârına bıraktım, uçup gittiler. Arkalarından bakarken, bunca zamandır bedenimi yoran bir ağırlıktan kurtulmak bu kadar mı kolaydı, diye sordum kendi kendime.

 

Âşık olmak için her şey hazırdı o anda. Yüreğimin buz bağlamış bölümlerini eritmeyi başaran bir güneş, bana tekrar şarkılar söyleten kuş cıvıltıları ve bütün acılarımı, umutsuzluklarımı alıp götüren bir bahar rüzgârı…

İşte tam da zaman âşık olma zamanı…

 

Çıplak ayaklarımın altındaki nemli toprağı hissettiğim an geçmiş gözümün önünden geçmeye başladı ve ben attığım her adımda bir anımın toprağa gömüldüğünü hissettim usulca… Adımlarım sıklaştı sonra… Adım atacak yerin kalmadığını fark ettiğimde ise tamam dedim, tam sırası şu anda…

 

Derin bir nefes aldım beyin hücrelerime ve gökyüzünün bilinmezliğine doğru avazım çıktığınca bağırmaya başladım… Âşık oldum ben, duyuyor musunuz beni…

 

Bu sonbahar âşık oldum ben yine…

 

 Ama bu seferki diğerlerinden çok farklı… Bu kez hayata âşık oldum öğretmenim ben… Ne bir insana ne de insan görünümlü bir başka varlığa… Sadece ve sadece yaşamaya âşık oldum…

 

 Her şeyimi baharda yapraklarını döken bir ağaca astım ve karşısına geçip birer birer dökülmelerini izledim… Şimdi sevdiğine kavuşmuş biri kadar coşku dolu ruhum ve tüm umutlar bir bir damarlarımda dolaşıyor…

 

Gurur duy benimle öğretmenim, bu sonbahar umut enstitüsünün başarılı bir öğrencisiyim ben ve kompozisyon ödevimi yazıyorum şu anda… Ne sınıf geçme kaygım var ne de devamsızlık sorunum…

 

Bu sonbahar âşık oldum yine öğretmenim… Hayata âşık oldum… Sımsıkı tutundum yaşama ve savaşı bu sefer ben kazandım…

 

Başardım sonunda ve biliyorum ki her şey çok güzel olacak artık…

Söyle bana şimdi öğretmenim, geçtim mi sınıfımı?

 

   Pelin...

           (19092008)


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8.12.2009 - SUSTUM BEN YİNE



 

Adının ilk harfinin büyük yazılması bir insanı özel yapmaya yeter mi yoksa özel olması için daha farklı özelliklere mi sahip olmalıdır…

 

/./…/./

 

Sorularım var, heybemde biriktirdiğim ve sürekli kafamı kurcalayan…

 

***Herhangi bir kurumun, oturunca insanı kendisine hapseden koltuğuna yerleşmiş bir insan mıdır daha özel olan yoksa onu o koltuğa asıl getiren insanlar mıdır daha önemli olan…

 

***Muammalarla dolu bir hayat yaşayıp servetine servet katan purolu bir patron mudur daha fazla saygı gösterilmesi gereken yoksa şu bizim sokağın köşesinde simit satarak para kazanmaya çalışan yaşlı amca mıdır saygıyı daha fazla hak eden…

 

***Yükseldiğinde aşağıda kalanları hemen unutan insanlar mıdır alkışlanmayı hak eden yoksa yavaş yavaş yükselmek pahasına aşağıdakileri de yanında götürenler midir alkışlanması gereken…

 

***Herkesin kendisine saygı göstermesini bekleyen ama saygının ne demek olduğunu bilmeyen bir zengin midir saygı gösterilmesi gereken yoksa her şeye rağmen o zengine yine de saygı gösteren bir fakir midir asıl saygıyı hak eden…

 

***Yapması gereken bütün görevleri bir kenara itip kendi keyfine bakan bir müdür mü tebrik edilmeli yoksa müdürün odasına girerken ürkek tavırlarla ceketinin düğmelerini ilikleyen, aynı zamanda da kendisine verilen her görevi karşılık beklemeksizin yerine getiren bir memur mu tebrik edilip omuzlara çıkartılmalı…

 

***Dostlar alışverişte görsün mantığıyla ve fakir doyurmak amacıyla sofra kurdurup sonra da kendi eşi dostuyla ziyafet çekene mi denir yardımsever yoksa cebinde sadece iki ekmek alacak parası olmasına rağmen bir ekmeği aç komşusuna veren midir asıl yardımsever olan…

 

***Kendisini duyarlı diye gösterirken atıp tutmayı da ihmal etmeyen ama iş icraata geldiğinde ortadan yok olan bir insan mıdır duyarlı olan yoksa kilometrelerce uzaklıktaki bir insanın çektiği acıyı kendi yaşamışçasına hissedebilen midir duyarlı tanımına uyan…

 

***Her gün yaşanan binlerce olayı halen görmezliğe gelmeye devam edenler midir insan olan, yoksa susturulmak pahasına görüp, bir de üzerine kral çıplak diye bağıran mıdır insanca yaşamayı hak eden…

 

Neyse… Şimdilik bu kadar soru yeter…

 

Bir sonraki askerimiz şehit oluncaya ya da bir sonraki bomba patlayıncaya kadar süreniz var… İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz… Başarılarınızın devamını dilerim…

           

/./…/./

 

İşte belki tüm bunlardan dolayı,

Ya da belki de sadece kendimden dolayı,

 

Her ne kadar adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel yapmaya zorlasa da ben tıpkı geriye kalan harfler misali basit olma çabasındayım…

           

 

Çok sevdiğim bir söz var, sanırım kullanmanın tam sırasıdır şu an:

Her lafa verecek bir cevabım var ama bir lafa bakarım laf mı diye... Bir de söyleyene bakarım adam mı diye... Sonra da susarım genelde…

 

Ve işte sustum ben yine…

 

 

 

Not: Bu kadar çok soruya rağmen neden hiç soru işaretinin kullanılmamış olmasının da bir nedeni vardır elbet… Fazla kurcalamamak gerek…

 

Ek Not: Asabi bir bünyeye sahip oluyoruz çoğu zaman, ters bir laf ettikse af ola…

 

    Pelin…

(23092008)


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21.11.2009 - TÖRE KIZI OLMAK

 

Her gün güneş doğuyor, her gün dünya uyanıyor, her gün çoğu insan gülüyor ama bazıları ise sadece ağlıyor… Karşımda bir dünya gülüyor bana… Sen gül dünya, nasıl olsa ağlıyor her gün birçok Güldünya…

 

Sadece Güldünya mı ağlıyor zannediyorsunuz… O sadece bir tanesi içlerinden ve belki de en şanslılarından… Töre cinayetine kurban gitmenin neresi şans diyenleriniz olabilir, haklısınız da… Ama düşünsenize bir kere, en azından onun için ağlayan birileri var bu dünyada, evet belki gülmedi Güldünya ama onun için ağladı bütün dünya…

 

Güldünya, Güldünya
Ağla dünya, gül dünya
Güldünya'yı vurdular
Bunu böyle bil dünya

 

demedi mi Zülfü Livaneli…

Ya da;

 

Canım abim vurma beni
Bu dünyadan alma beni
Dökülür mü kardeş kanı

Bir karında yatmadık mı
Bir anadan doğmadık mı
Bir memeden doymadık mı

Bin bir yarayla tek bir kurşunla gitti Güldünya
Kim farkında kimin umrunda yandı bir dünya

Seni gönderene söyle
Köydeki büyük meclise
Söyle daha çocuk yaşta
Üstüme çıkan herife

 

diye yazılmadı mı başka bir şarkıda…

 

İşte dedim ya, bence şanslıydı o içlerinde, kötünün iyisi dedikleri türden anlayacağınız… O sadece bir isim değil, yıllardır süre gelen töre cinayetlerinin sembollerinden birisiydi artık...

 

 Ailesinin korkusuyla yaşadığı yerleri bırakıp İstanbul’a kaçıp gelmişti, suçu ne miydi? Evlilik dışı ilişki… (ki bu evlilik dışı ilişki adı altında geçen durum teyzesinin kızının kocasının tecavüzüdür) Kardeşleri kendisini öldürmek için peşine düşmüş olan bu çaresiz kız ne yapabilirdi ki artık… Çocuğuna Umut ismini koydu sadece, belki bir umut olur yaşaması için diye…

 

Ama işte öyle dur durak bilmeyen bir lanet ki bu töre dedikleri, sokak ortasında kurşunlayıp, yaralamayla yetinemeyen kardeşleri, hastaneye kadar sürükledi peşinden… Yarım kalan iş orada son buldu anlayacağınız… Oysaki öyle bir yüreğe sahiptir ki Güldünya, hastaneye gelen gazetecilere kardeşlerinden şikâyetçi olmadığını anlatmaktadır. Ama ondaki o kocaman yürek ne yazık ki diğerlerinde bulunmamaktadır. O vakitten sonra Güldünya artık ne gülüyor ne de ağlıyor… Sadece öylece yatıyor soğuk bir morg odasında…

 

Söyler misiniz bana lütfen, öldürüldükten sonra ailesinin cenazeye sahip çıkmasının bir anlamı var mıydı? Ya da arkasından yakılan ağıtların…

 

Hiçbirimizin kendi ailelerimizi, yaşadığımız şehirleri seçme şansımız yoktu bu dünyaya gelirken. Evet, belki şanslı bir bebek olarak geldik bu dünyaya fakat o kızların yerinde olma olasılığımız da çok yüksekti… Hiç düşünen oldu mu bu olasılığı aranızda? Ya da biraz empati kurmayı denediniz mi hiç? Her an her istediğini yapabilme ve istediği gibi özgürce yaşayabilme şansına sahip kişiler olarak hiç kendimizi onların yerine koyduk mu?

 

 Ben denedim, biliyor musunuz sadece midem bulandı, düşünmeye bile tahammül edemedim.(Anladım ki empati kurmak bazen acı veriyormuş insana…) Düşünmesi bile bu kadar acıtıyorsa insanın yüreğini, yaşaması nasıl oluyordur kim bilir…

 

İlla ki bir bayan olmanız da gerekmiyor bunları anlamanız için, diyelim ki şanslı bir erkek çocuğu olmak yerine, bir aşiretin erkek evladı olarak geldiniz bu dünyaya. Daha bıyıklarınız bile terlemeden tutuşturuverdiler buz gibi bir silahı avucunuza ve kanınızdan, canınızdan olan kardeşinizi vurmak üzere saldılar sizi yollara… Bir düşünün bakalım… O saf delikanlılar kendileri mi seçmişti bu hayatı ya da siz kendiniz mi seçtiniz bu olaylardan uzakta doğmayı…

 

Şanslı olmayı ben istemedim, zira şanssız olmayı hiç istemezdim…

Ama eğer ki şanslıysam bir şeyler yapmalıyım diye düşünmekteyim…

Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce…

 

Bütün bu anlattıklarım ne mi?

 

İnsana insan gibi değer vermekten aciz, sevginin ne demek olduğunu unutan bir toplumun suratına vurulması gereken koca bir tokat, bir başka deyişle utanmamız için başka bir sebep, tabi utanacak yüreğimiz kaldıysa…

 

Belki de o kızların, kadınların yerinde olmak ile şimdiki yerimizde olmak arasındaki o incecik çizgiyi fark etmenizi istedim…

 

Son beş yılda Türkiye'de 1091 töre ve namus cinayetinin işlendiğinden kaçımızın haberi var ya da kaçımız durup bu konu hakkında ne yapabiliriz diye düşünüyoruz?

 

Nasıl bir zihniyettir ki bu, tecavüze uğrayan kadınları suçlu ve kirli gösteriyor insanlara…

 

Nasıl bir cehalettir ki bu, kadınları öldürmeyi namus temizleme olarak görüyor…

 

Ve nasıl bir insanlığız ki biz, gazetelerin üçüncü sayfalarında bu olayları okuyup sonra da umursamazca devam ediyoruz yolumuza…

 

Not:  Not ne mi? Her zaman dediğim gibi, EĞİTİM ŞART !!!

 

   Pelin…

(11072008)

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19.11.2009 - KÖR KEMANCI =1=


 

Bünyem gecenin karanlığında bir battaniyeye sarılmış, benliğimi aramakta iken duydum o ruhumu etkileyen ezgileri… Başucumda kör bir kemancı, hayatta belki de ilk defa böylesine etkilendiğim ezgileri kırık bir kemanın tellerinden çıkarmak için çabalıyordu. Kemancı mı kördü yoksa ben mi sorusuna cevap veremeyecek kadar kaptırmıştım kendimi hüzün yumağına…

 

Birbirimize bakmadan da görebiliyorduk ruhumuzun derinliklerini… Ben kemanın seslerini dinlemekteyken onun duyduğu tek ses benden yükselen hıçkırıklardı… Ben kemanın nağmelerine mi ağlıyordum yoksa keman benim hıçkırıklarımın bestesini mi çalıyordu, bilinmez… O an gerçekleşen tüm eylemlerde mantık arayamayacak kadar duyguların esiri olmuştum…

 

Bazı zamanlar gelir de gözyaşları düğümlenir ya insanın göz pınarlarında, hani kaçıp saklanacak yer arar insan birkaç damla da olsa gözyaşını rahat rahat akıtabilmek için… Kimse olmasın ister çevrede, utanır acizliğinden, çekinir korkaklığından…

 

Tam vakti desem şu anda, başlasam hıçkıra hıçkıra ağlamaya, sonra da sanki ruhumda hiçbir volkan patlamamış gibi gülücükler yaymak üzere karışsam koca kalabalıkların içine…

 

Ağlamak ile ağlamamak arasında gidip gelen bir kargaşaya kapılmam kime zarar verir ki benden başka…

 

Evet mi hayır mı?

 

Ağlamalı mı susmalı mı?

 

Evet ile hayır arasına sıkışıp kalmış bir ruhun nedir artık insana faydası… İnsanın içini kemiren, dengesini alıp götüren koca bir kararsızlık…

 

Beni ağlatmak adına yaşamla anlaşma yapmış misali kemanın tellerini konuşturan bir kemancıyı öldürmeli mi yoksa yaşamasına izin vererek ona daha çok mu zarar vermeli…

 

Battaniyeme sımsıkı sarılırken bu kemancının nasılda bir anda acımın tam odağında belirdiğini çözmeye çalışıyorum… Daha biriktirdiğim acılarımın üstesinden gelememişken bu kadar duygulu çalıp da beni yeni çıkmazlara sürüklemenin ne anlamı var ki sanki…

 

Kör olmasaydın kemancı, görebilseydin tüm çirkinlikleri, görebilseydin hepimizi yine de böylesine yürekten dokunabilir miydin o kemanın tellerine… Yine de bu kadar sızlatabilir miydin şu pamuk ipliğine sarılı kalbimi…

 

Hayır kemancı hayır… Ağlamayacağım… Başaramayacaksın bu sefer…

 

Defol git kör kemancı, kemanını da al ve git buradan… Duymak istemiyorum nağmelerini, görmek istemiyorum seni… Rahat bırak beni benimle… Ağlamak için daha çok erken…

 

Biliyorum ki bir gün gelecek ve ağlamak için daha güzel sebeplerim olacak, şimdi hiç sırası değil kemancı…

 

Şimdi hiç sırası değil…

 

Pelin…

(092008)



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



<- :: Sonraki Sayfa ->
Bir varmışım bir yokmuşum...
..........Pelin ÖZASLAN..........

BAĞLANTILAR

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

KATEGORİLER

SON YAZILARIMDAN

YABANCI YOLCU
EY ŞEHR-İ HÜZÜN
BEN HER SONBAHAR
SUSTUM BEN YİNE
TÖRE KIZI OLMAK
KÖR KEMANCI =1=
VE ÖLDÜ KÖR KEMANCI =2=
KÖR KEMANCI GERİ DÖNDÜ =3=
KARASIZLIKTAKİ BEKLENTİ
BANA ARTIK MÜSAADE EY ŞEHİR...
HAYAL EDİLEN ÖZGÜRLÜK
TATLI HAYAT
KAHPESİN KADER
İKİNCİ YÜZÜMÜN ESİRİ OLMUŞ BİR YALANCIYIM BEN
SUSTUM

HAKKIMDA


Yazılarımın, şiirlerimin, öykülerimin; yazdıklarımın ya da yazamadıklarımın, ulaşabildiklerimin ya da ulaşamadıklarımın ve de ayrıca kördüğüm olmuş olan bütün duygularımın; tek sorumlusu, tek suçlusu ve aynı zamanda tek üreticisi bizzat ve kendim olarak bir başıma benimdir... Bütün suçu üstlenmek suretiyle doğru ya da yanlışın hangisi olduğunu bilmediğimi itiraf ederim...

Suçlamalarda üç noktalara kafayı takmış bir deli olduğum söylense de savunmamda; yaşadığımız böylesi bir karmaşık düzende, dengesiz dünyanın dengeli insanlarından birisi olmaya çalışırken, hayata bir iz bırakma çabasında olduğum yazar sadece...

Kendimi tanıtma çabasında değilim, olmadım bu güne kadar, olmam da... Ancak beni tanıma çabasında olanlara da ayrıca saygı duyarım... Bu blog sayfasını sadece ve sadece yazılarımı bir araya toplamak amacıyla oluşturdum, tek ricam isimsiz kopya yapılmamasıdır.

Bu güne kadar yaptıklarımın hafifletici sebepler olması dolayısıyla şimdi sizlerden tutuksuz yargılanmayı talep ediyorum......

Yaşadığımız garip bir dünya; ama ondan daha da garip olan bir şey varsa o da benim işte... İşte belki tüm bunlardan dolayı ya da belki de sadece kendimden dolayı, her ne kadar adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel yapmaya zorlasa da ben tıpkı geriye kalan harfler misali basit olma çabasındayım... Ama yine de biliyorum ki başka bir ben daha yok bu dünyada ve olmayacak da... :))

Kim miyim ben?

Ben ((Pelin ÖZASLAN); gün gelir siz de tanırsınız beni...

Saygılarımla...



İNSANLAR GİDER

İnsanlar gider şarkıları kalır
Şarkılar var uzun
Yüzyıllar dolanır
Şarkılar var kısa
Söylendiği yerde kalır
Şarkılar var benim şarkılarım
Söyletmezler içimde kalır

AZİZ NESİN


MERAK

İçimde bir merak
Öyle bir merak ki
Ölümümden bir ay sonra
Bir güncük yaşamak
Ve
Dostu düşmanı
Suç üstü yakalamak

Aziz NESİN


ACININ DUVARI AŞILINCA

Kendisi çatlamadan
Toprağı çatlatamaz tohum
Asmışım sinirini mutsuzluğun
Ayrımsayamıyorum bile öyle mutsuzum
Acısını artık duyamıyorum
Ki kendim öyle bir acı olmuşum
Nasıl görmezse göz kendini
Kendimi arıyor bulamıyorum

Aziz NESİN

ARKADAŞLARIM

sevgicicegii
Blogcu Yardım
muzafferinpenceresinden
siiranesair
drsaglik
failimechulyazar
donjant
sohbet odaları
Yeni Sayfa 4




Telif Hakkı ©
Pelin ÖZASLAN
2009
[İzmir-Burdur]
Tüm Hakları Saklıdır
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu